Abdurrahman Es-Sodais - Fatiha S


 

Mehmet Emin Ay




yitik zaman - Blogcu


yitik zaman

Tanım

NERDEYİM


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

YİNE DİYORUM ÇOK GEÇ OLMADAN

SEVGİLERDE


sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı

bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı

Tarih: 17:20, 9/6/2006
Yorum (7) | Bağlantı

DÜŞÜNCE

DÜŞÜNCE


Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı,
Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı?

İnsanlar anlaşıldı. Cihânın da sırrı yok,
Kalsaydı terkeşimde bugün tek bir altın ok

En tatlı bir hayâl için atmazdım ufkuma.
Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!

"Yalnız duyan yaşar" sözü, derler ki, doğrudur
"Yalnız duyan çeker" derim, en doğru söz budur.

Gördüm ve anladım yaşamak mâcerâsını,
Bâkiyse rûh eğer dilemezdim bekasını.

Hulyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.






Yahya Kemal BEYATLI


Tarih: 17:16, 3/6/2006
Yorum (0) | Bağlantı

AMENTÜ

Amentü

 

Insan

esref-i mahlûkattir derdi babam

bu sözün sözler içinde bir yeri vardi

ama bir eylül günü bilek damarlarimi kestigim zaman

bu söz asil anlamini kavradi

geçti çivginlarin, çibanlarin, reklamlarin arasindan

geçti tarih denilen tamahkâr tüccari

kararmis rakamlarin yariklarindan sizarak

bu söz yüregime kadar alçaldi

damar kesildi, kandir akacak

ama kan kesilince damardan sicak

simsicak kelimeler bosandi

ask için karnima ve gögsüme

ölüm için yüregime sürdügüm ecza uçtu birden

ask ve ölüm bana yeniden

su ve ates ve toprak

yeniden yorumlandi.

 

Dilce susup

bedence konusulan bir çagda

biliyorum kolay anlasilmiyacak

kanatlari kara fücur çiçekleri açmis olan dünyanin

yanik yagda bogulan yapilarin arasinda

delirmek hakkini elde bulundurmak

rahma çagdas terimlerle yanasmak için

bana deha degil

belgeler gerekli

kanitlar, ifadeler, resmi mühür ve imza

gençken

pespese kaç gece yillarca

aciyan, yumusak yerlerime yaslanip uçardim

bilmezdim neden bazi saatler

alaturka vakitlere ayarli

neden karpuz sergilerinde lüküs yanar

yazgi desem

kötü bir sey dokunmus olurdu sanki dudaklarima

Tokat

aklima niye gelmezdi

babam onbesli olmasa.

 

Meyan kökü kazarmis babam kirlarda

ben o yasta koltugumda kitaplar

isaret parmagimda zincir, cebimde sedef çaki

cebimde kirlangiçlar çilginlik sayfalari

kafamda yasak düsünceler, Gide mesela.

Kar yagarken kirlenen bir seydi benim yüzüm

her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana

gecenin anlami tikansin diye islik çalar

resimli bir kitaptan çalardim hayatimi

oysa hergün

merkep kiralayip da kazilan kökleri

Forbes firmasina satan babamdi.

 

Budur

iste bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku

iste sehirleri bayindir gösteren yalan

iste mevsimlerin degistigi yerde buharlasan

kelepçeler, sürgünler, gençlik acilariyla

güçbela kurdugum cümle iste bu;

ten kaygusu yüklü agir bir haç tasimaktan

tenimin olanca agirligi yok oldu.

Solgun evler, ölü bir dag, iyice solmus dudak

bile bir bir çinlayan

ihtilal haberidir

ve gecenin gümüs ipliklerden islenmis olusu

nisan aylari gelince vücudu hafifletir

sahlanan grevler için kahkahalarim küstah

bakislarim beyaz bulutlara karsi obur

marslara ayarlanmak hevesindeki sesim

gider sehre ve saraba yaltaklanarak

biraz aglayabilmek için

fotograflar çektirir

babam

seferberlikte mekkâredir.

 

Insanin

gölgesiyle tanimlandigi bir çagda

marslara düser belki birkaç sey açiklamak

belki ruhlarin gölgesi

düser de marslara

mümkün olur babami

varlik sancisiyla çagirmak:

Ezan sesi duyulmuyor

Haç dikilmis minbere

Kâfir Yunan bayrak asmis

Camilere, her yere

 

Öyle ise gel kardesim

Hep verelim elele

Patlatalim bombalari

Çanlar sussun her yerde

 

Çanlar sustu ve fakat

binlerce yilin yabancisi bir ses

degdi minarelere:Tanri uludur Tanri uludur

polistir babam

Cumhuriyetin bir kuludur

bense

anlamis degilim böyle maceralardan

ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur

yalniz

coskunlugu karsisinda içlendigim sadirvan

nüfus cüzdanimda tuhaf

ekmek damgasi durur

benim isim bulutlar arsinlamak gün boyu

etin islak tadina dogru

yavas yavas uyanmak

çocuk kemiklerinden yelkenler yapip

hirsiz cenazelerine bine bine

temiz döseklerin ürpertisinden çesme

korkak dualarindan cibinlikler kurarak

dokundugum banknotlardan tiksinmeyi itiraz

nakissiz yasamaklari

silâhlanmak sayarak

çikardim

bogaza tikanan lokmanin hartasini

çikinimda günesler halka dagitmak için

halki suvarmak bin saçlarimda bin irmak

ihtirdim caddeleri meger ki mezarlarmis

hazirmis zaten duvar sikilmis bir yumruga

fly Pan-Am

drink Coca-Cola

 

Tutun ve yüzlestirin hayatlari

biri kör bataklarin çirpinisinda kutsal

biri serkes ama oldukça da hakli.

Ölümler

ölümlere ulanmakta ustadir

hayatsa bir baska hayata karsi.

 

Orada

ask ve çocuk

birbirine katismaz

nasil katismiyorsa basaklara agustos sicagi

kendi tehlikesi pesinden gider insan

putlarin dahi damarindan

aktigi güne kadar

sürdürür yorucu kovalamacayi.

 

Hanidir görklü dünya dünyalar içre dogan?

Nerde, hangi yöremizde zihnin

tunç surlardan berkitilmis ülkesi

agzi bayat suyla çalkanmis çocuga rahim olan

parti brosürleri yoksa kafiyeler mi?

Hangi cisimdir açikça bilmek isterim

takvim yapraklarinin arasini dolduran

nedir o kati sey

ki gücü

gönlün dagdagasini durultacak?

Hayat

dört seyle kaimdir, derdi babam

su ve ates ve toprak.

Ve rüzgâr.

ona kendimi sonradan ben ekledim

pisirilmis çamurun zifiri korkusunu

ham yüregin pütürlerini geçtim

gövdemi alemlere zerkederek

varoldum kayrasiyla Varedenin

esref-i mahlûkat

nedir bildim.

 

(1974) 

.

Ismet Özel 


Tarih: 09:21, 17/5/2006
Yorum (2) | Bağlantı

mutluluk

MUTLULUĞUN RESMİ Bugün; bütün ağaçlar yüreğimdeydi. Bütün çiçekler gözlerimde. Güneş, ışıklarını dudaklarıma kondurmuştu. Neydi kanımı kaynatan bu güzelliğin adı? Mutluluk muydu?***** Bugün, Ne varsa hüzünden yana denize fırlattım az önce. Sanki beklermiş gibi hepsini, hop hop hoplatıverdi dalgalarında. En güzel maviliğiyle oynaşıp durdu. "Bak" dedi "fırlattığın hüzünlerine... İşte; onların bendeki hükmü sadece bu!"***** Sonra, şakalaşırcasına bir kaç tuzlu damlasını sıçratıverdi yüzüme. Gülümsedim mahcup mahcup, onun bu neşesine... Duruldu. Bir deniz yıldızı bıraktı avuçlarıma. Yoksa mutluluk bu muydu?***** Herkes kalabalıkken, içimdeki yalnızlığı alıp, gidiverdi sihirbaz martılar! Bir de arkasından o bildik şen kahkahalı bağırışmalar! Hiç bu kadar güzelini görmemiştim. Beyazmış meğerse beni, onlarla bütünleştiren mucize! Kanat çırpa çırpa, yüreğimdeki isyanları uçurdular... Yaşamaktan aldığım tad; işte buydu! Yoksa mutluluk bu muydu?***** "Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?" Evet... Adım İNSAN... Ya, tabii ki, çizerim!***** Az önce; ağaç oldum, çiçek oldum, güneş oldum, deniz oldum, martı oldum, ölümsüzleştim... Meğerse, hep yanıbaşımdaymış bu güzel resim! Ben çizdim. Adı umudum'du! Yoksa tüm umutlarım beni hiç terketmeyen mutluluğum muydu? * * * Mutluluk, hepimize sadece kendi çizdiğimiz resimler ve uzaklıklar kadar yakındır! (Nedret Türer)


Tarih: 11:09, 12/5/2006
Yorum (0) | Bağlantı

RABBİMİN VERDİKLERİNDEN RAZI OLMAK

Sahip Olduğunuz Nimetlerin Farkında mısınız?

İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu:

– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!..

Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:

– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?

Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:

– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye teşekkürden kendimi alamıyorum.

Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der. İsa Peygamber:

– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.

Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

– Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim, diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:

Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?

Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allahın Nebisi işaret eder:

Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini öpün!..

Derler ki:

– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir  mutluluk duymadık.

– Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.

Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:

Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette  sanır!

NE DE AZ ŞÜKREDİYORUZ......

Tarih: 18:23, 5/5/2006
Yorum (1) | Bağlantı

İnsanlar neden kavga eder?..


Dedem dünyanın bir han bizim ise yolcu olduğumuzu söylediğinde henüz çocuktum. Bu söz de ilk algıladığım tema "yaşam gelip geçici" bir şeydi. Bu yaşamda "hancı" gibi değil "yolcu" gibi davranmak gerektiği idi.

Daha sonra bu sözü düşündüğümde ise başka bir şey dikkatimi çekti. Han ve yolcu aynı zamanda bir yolculuğun unsurları idi. Yani her ulaşılan mesafe bir başka mesafenin orijini idi. Yol sadece taştan topraktan oluşan mesafeleri ifade etmiyordu. Yolculuk zamanın içinde devam ediyordu. "Yolcu" bebeklikten çocukluğa ve oradan da ergenliğe seyir halindeydi. Elbette bu seyir ruhsal anlamda da tezahür ediyordu. On yıl önce ki "ben" den bugünkü "ben" e gelirken daha önceki "ben"le dahi bir iletişim halinde olduğumu ama yine de onu yolun bir yerinde bırakmış olduğumu görüyordum.

Daha önceki tüm "ben"ler her ne kadar "ben"den parçalar taşısalar da şuan ki "ben" den çok farklılar. Belki şuan ki "ben" de daha sonra ki "ben"lerden farklı olacak.

Peki ama dünya "han" ise ve biz de "yolcu" ve "ben" hep bir tekamül içerisindeyse yani "ben" bile farklı farklı olabiliyorsa neden kendimize gösterdiğimiz olgunluğu, saygıyı, ; anlayışı diğer insanlara gösteremiyoruz. Neden "öteki" ni anlamakta bu kadar direnç gösteriyoruz?

Asıl gelmek istediğim nokta İNSANLAR NEDEN KAVGA EDER? ; Ne kadar ilginç değil mi; gelmek istediğim soruya gelinceye kadar bile kısa bir yolculuk yaptık.

Kavga ne kadar itici bir kelime değil mi? En azından ilk bakışta aklımıza olumsuzluk çağrıştırıyor. Aklıma çocukken yaptığım kavgalar geliyor. Uçurtma için yada bir oyuncak... mahalle kavgaları ve ilk gençlik yıllarının "sen benim sevdiğim kıza nasıl bakarsın" türünden "bakılan kızın haberinin olmadığı" saf kavgalar. Yani aslında "kendimle" yaptığım kavgalar... ve aile içi kavgalar...

Bunlara pek de kavga denemez. Büyükler kızar sizde sensiz bir isyanla susarsınız ya... o türden işte... Sonra suskunluğun ilk başkaldırıya dönüştüğü kavgalar. Babaya yada anneye karşı ses tonunun önce yükselmesi sonra da kelimelerin onları incitecek sertliğe dönüşmesi... "Beni hiç anlamadınız!" "Bana babalık&;annelik mi yaptın!" "Benle hiçbir şey paylaşmadın, ; saçımı bile okşamadın!" Aslında tüm bunlar onları incitmek için değildir. İncinmiş yüreğimizin "beni fark et çünkü ben senden hala umudumu kesmedim" demesidir. Çünkü bir insanla kavga ederek dahi hala bir ilişki içindeyseniz "hala bir umut var" demektir. Ne zaman ki kavga bitmiştir; ; işte o zaman ya barış sağlanmıştır yada her şey yok olmuştur.

Bunu bana sevdiğim kadın öğretmişti. Öğrettiği pek çok şey gibi...

"Artık kavga etmiyorum, Çünkü umudumu kestim" dedi bir insanla ilişkisinden söz ederken. "Kavga etmiyorum. Artık ciddiye almıyorum. Bir şeyin düzelmeyeceğini anladım."
Bana kavganın dahi olumluluk olabileceğini öğretti. Onunla yaptığımız küçük kavgaların ne denli anlamlı olduğunu öğretti. Sevdiğimle kavga etmenin güzelliğini... Her küçük kavga büyük çıkarımlar ile sonuçlandı. "Kavga sanki sert bir bilge öğretmenin adıydı bizim için ". Kulağımızı çekti, dikkatimizi çekti ve bizi bize çekti biraz daha...biraz daha... iyice yaklaştırdı...
Keşke tüm kavgalar böyle olsa. Tüm kavgalar bu incelik ve bu anlam üzerine kurulabilse. Ama öyle olmuyor...

Kavgalar insanların arasında ki yapay mesafeleri kısaltmaya yaramıyor; bazen de mesafeler büyüyor...öyle büyüyor ki hatta , insanlar birbirinden öyle uzaklaşıyorlar ki bir süre sonra birbirlerini dahi göremiyorlar yan yanayken.

Neden? ; Neden kavga eder insanlar?

Birincisi anlamak ve farklılıkları ortaya koyma, ortak bir paydada uzlaşmak için.
İkincisi "öteki" üzerinde otorite kurmak, kendini tanımlamak yerine kendi doğrularını empoze etmek için.

Kavgaları olumlu bir çizgiye çekmek de ki sihirli formül belki de kavgayı bir diyaloga dönüştürmek.

Evet...kavga sertlik içeriyor, kulağa hoş gelmiyor bu kelime ama istenirse onun hamurunu da yumuşatmak yine insanın elinde.

Dia; ; vasıta...logos; ; kelime... Diyalog; kelimeler vasıtası ile bir şeyi göstermek, ortaya çıkarmak.

Yani diyalog için kelime gerekli, anlam gerekli, ; ifade gerekli. Derler ki "dil ile düğümlenen diş ile açılmaz". Demek ki dil ile düğüm atmamak lazım. Sert sözler sıkı düğümler gibi. Biraz yumuşak tutmak lazım sözü. Kelimeler o kadar çok ki o kadar çeşitli ki illa içlerinden en sertlerini seçmek gerekmez. Kavga bile ediyorsak bu hala bir ilişkinin var olduğunun ifadesi ise o halde kavgayı da yumuşak yapabiliriz.

Yine dedemin bir sözü geldi aklıma "yumrukla adam ölmez" . Yani kavga da dahi insana en ağır silahlarla saldırmak yersiz. Yumruk at illa bir şey yapman gerekiyorsa ama başka silaha sarılma. Hiçbir kavga birini öldürmene değmez.

Kavgayı diyaloga dönüştürürsek taraflar ortadan kalkar. Ortada ki şey "konu" dur. İnsanlar konuya bakış açılarını tanımlarlar. "Konu" kişisel olmaktan çıkar. "Konu" sadece "konu" dur. Ve konuşmayı beceren insanlar asla düşman olamazlar.

Belgesellerde sıkça rastlanan bir sahne vardır. İki aslan yada iki yılan aynı bölgede karşılaşırlar. "Konu" o bölgede kimin hakim olacağıdır. Yani oradaki diğer mahlukatı kimin besin zinciri olarak kullanacağı. Sonra bir kavga başlar. Kavgayı bedensel güce sahip taraf kazanır ve güçsüz olan bölgeyi terk eder. Bu diğer canlılar için "doğaldır". Çünkü onlar "konuşamazlar" çünkü onlar "diyalog" kurma yetisine sahip değildir. Oysa insan sosyal bir varlıktır. Konuşabiliyorsak, ; konuşmayı becermemiz gerekmez mi? Yazık ki doğadaki bu kavga biçimi insanlar içinde geçerli. Yazık ki "evrimini tamamlamamış" hem cinslerimizle paylaşıyoruz dünyayı!

Kavga eden insan kendi kendinin fanatiğidir. Diyaloga açık insan ise diğerini de anlamak için kendi nefsinin kapılarını yine kendisine kapatmış ve kendini nefsinin dışında bırakmayı becermiştir.

Kavga eden insan kazanma hırsıyla donanmış bir şövalye gibidir. Onun zırhını delmek zordur. Diyaloga açık insan ise aklın ışıltılı elbisesini giymiştir. Onun kumaşı yumuşaktır ve pak.
Kavga eden insan karşısındakinin "açıklarını" yakalamaya şartlanmıştır. Diyaloga açık insan ise kusur arama değil hataları toparlama bilincindedir.

Kavga eden insan "haksız" da olsa "haklı" olma ısrarındadır. Diyaloga açık insan ise "yanılmışım" diyebilecek erdeme sahiptir.

Tabi bu örneklemeleri "salt kavga" için veriyorum. Diyaloga açık kavgalar için değil. Yani sevdiğim kadının ruhsal ikliminde erdemiyle olgunlaştırdığı "pozitif kavgalar" için değil.
Öyleyse diyaloga açık olmak lazım.

Dünya bir han ise ve bizler yolcu. Yol ise sanıldığından daha kısa ise, ; bu yolda yürürken birlikte şarkılar söylemek varken, ; yoldaki çiçekleri koklamak, ; yari koklamak, ; yoldaki engelleri el ele yürek yüreğe aşmak, yoldaki şiirleri görmeyi becermek, ; yarin gözlerinden yare şiirler okumak, ; yüreklere sevda resimleri çizmek, ; el eleyken ellerden minik ellerin tutmasına vesile olmak, ; bir bebek kokusu duymak, ; çoğalmak ve çoğalarak bir olmak, ; paylaşmak, ; bölüşmek, ; insana ait dertleri dert edinmek ve dertleri dert olmaktan çıkarmak, ; konuşmak... konuşmak... konuşmak... doymamak... doyamamak... evet... tüm bunları yaşamak varken sahi;
 ;
İNSANLAR NEDEN KAVGA EDER?


Esat Selışık

Tarih: 14:06, 1/5/2006
Yorum (2) | Bağlantı


Tarih: 10:22, 27/4/2006
Yorum (2) | Bağlantı

. DÜŞÜNMEK GEREK GİDENLERİN ARDINDAN ONLAR GİTMEDEN

.
.
Eger
.
O kadar da önemli degildir birakip gitmeler,
arkalarinda doldurulmasi
mümkün olmayan bosluklar birakilmasaydi eger.

Dayanilmasi o kadar da zor degildir, büyük ayriliklar bile,
en güzel yerde baslatilsaydi eger.

Utanilacak bir sey degildir aglamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyasi eger

Yüz kizartici bir suç degildir hirsizlik,
çalinan birinin kalbiyse eger.

Korkulacak bir yani yoktur asklarin,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eger.

O kadar da yürek burkmazdi alisilmis bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydi eger.

Daha çabuk unuturdu belki su sizdirmayan sarilmalar,
kara sevdayla sarip sarmalanmasalardi eger.

Belirsizlige yelken açardi iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardi eger.

Çabuk unutulurdu islak bir öpücügün yakici tadi belki de
kalp, gögüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eger.

Yerini baska seyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylasilmasaydi eger.

Düslere bile kar yagmazdi hiçbir zaman,
meydan savaslarinda korkular, aski agir yaralamasaydi eger.

Su gibi akip geçerdi hiç geçmeyecekmis gibi duran zaman,
beklemeye degecek olan gelecekse sonunda eger.

Rengi bile solardi düslerdeki saçlarin zamanla,
tanimsiz kokulari yastiklara yapisip kalmasaydi eger.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamini yitirirdi,
yasanilasi her sey yasanmis olsaydi eger.

O kadar da çekilmez olmazdi yalnizliklar,
son umut isigi da sönmemis olsaydi eger.

Bu kadar da isitmazdi belki de bahar günesleri,
her kaybedisin ardindan hayat yeniden baslamasaydi eger.

Kahvaltidan da önce sigaraya sarilmak sart olmazdi belki de,
dev bir özlem dalgasi meydan okumasaydi eger.

Anilarda kalirdi belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eger.

Uykusuzluklar yikip geçmezdi, kisacik kestirmelerin ardindan,
dokunulasi ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydi eger.

Issiz bir yuva bile cennete dönüsebilirdi belki de,
sicak bir gülüsle isitilsaydi eger.

Yoksul düsmezdi yillanmis sarap tadindaki siirler böylesine,
kulagina okunacak biri olsaydi eger.

Inanmak mümkün olmazdi her askin bagrinda bir ayrilik gizlendigine belki de,
kartvizitinde 'onca ayriligin birinci dereceden failidir' denmeseydi eger.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payini almasaydi eger.

Issizliga teslim olmazdi sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsiz gezintilerle avunmaya kalkmamis olsaydin eger.

Sen gittikten sonra yalniz kalacagim.
Yalniz kalmaktan korkmuyorum da,
ya canim ellerini tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarina,
mazilerinde görkemli bir yasanmisliga taniklik etmis olmasalardi eger! !
.
Can Yücel
.
.


Tarih: 08:55, 27/4/2006
Yorum (1) | Bağlantı

HERŞEY SENDE GİZLİ

l HERŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın

Kanatların çırpındığı kadar hafif..

Kalbinin attığı kadar canlısın

Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...

Sevdiklerin kadar iyisin

Nefret ettiklerin kadar kötü..

Ne renk olursa olsun kaşın gözün

Karşındakinin gördüğüdür rengin..

Yaşadıklarını kar sayma:

Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

 ;

Ne kadar yaşarsan yaşa,

Sevdiğin kadardır ömrün..

Gülebildiğin kadar mutlusun

Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin

Sakın bitti sanma her şeyi,

 ;

Sevdiğin kadar sevileceksin.

Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer

Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın

Bir gün yalan söyleyeceksen eğer

Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

 ;

İşte budur hayat!

İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın

Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün

Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun

Çiçek sulandığı kadar güzeldir

Kuşlar ötenbildiği kadar sevimli

Bebek ağladığı kadar bebektir

Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu öğren,

                   Sevdiğin kadar sevilirsin

 

 

                                                     can yücel


Tarih: 20:32, 8/4/2006
Yorum (2) | Bağlantı

BAŞARMAK ÜMİDİYLE

KİM VE NE OLURSA OLSUN HER CİĞERİ YANANASU VER.....

.BUNU BAŞARIRSAK MUHTEŞEMİZ.......


Tarih: 16:26, 24/3/2006
Yorum (4) | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->